insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2015 Cuma

İnsan Şahsiyetinin Gelişiminde Mâneviyat

Prof. Dr. Abdulhakim Yüce

Günümüzde dünya çapında ekonomide, siyasette, inançta, ailede, eğitimde, kısacası birçok sahada ciddî bunalımlar yaşanmaktadır. Şüphesiz bu bunalımlar insan kaynaklıdır. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak, yıllar alan uzun bir eğitim neticesinde ancak hayatta etkili ve rol sahibi bir fert olarak yer alabilmektedir. Her sahada bunalımlar yaşandığına göre, insana verilen eğitimde ciddi yanlışlıklar ve eksiklikler bulunmaktadır. Bilindiği gibi eğitim; aile, en geniş mânâsıyla çevre ve okul üçlüsünün eseridir. İnsan aldığı eğitim neticesinde bir şahsiyete sahip olur ve hayatta o şahsiyetiyle rolünü oynar. Durum böyle olunca insan şahsiyetinin nasıl oluştuğu, hangi evrelerden geçtiği, hangi konuların daha çok tesirli olduğu gibi meselelerin mercek altına alınması gerekir. Yazımızda insan şahsiyetinin oluşumunda en önemli tesire sahip olan, ancak uzun zamandır ciddi bir ihmale uğrayan mâneviyattan söz etmek istiyoruz. Ama önce şahsiyet kavramından ne anladığımızı bir nebze izah etmeliyiz.

Şahsiyet
Türkçede kişilik de denilen şahsiyet kavramı kısaca, insanları birbirinden ayıran, her insanın kendine has bedenî ve ruhî özelliklerinin bütünü şeklinde tarif edilebilir.1 İnsanın kişiliği, bir kısmını doğuştan getirdiği, bir kısmını sonradan edindiği duygu, algı, öğrenme, düşünme, yargı, dış görüntü, giyim biçimi, tutum ve davranış özellikleri, ahlâk ve inanç yapısı gibi unsurların bütününden oluşur.2 

İnsanın şahsiyetine değişik derecelerde eş zamanlı tesir eden faktörler dört ana başlık altında özetlenebilir. Fıtrat, çevre, tarih ve irade... Bu faktörlerin ilk üçü cebrî, yani kişinin istek ve iktidarı dışında gelişir ve kişiye tesir eder.

Cebrî faktörlerden birincisi olan fıtrat gelişip olgunlaşırken, mizaç, karakter, huy, ego (benlik) ve kişilik tabiî olarak inşa edilir. Fıtratın aslî unsurları içinde, ruh, akıl, kalb, nefis, vicdan, irade, şuuraltı, şuur, evham, vesvese, duygular, istekler, alışkanlıklar, bağımlılıklar yer alır. İnsan tabiatında iyilik, güzellik, adalet ve faziletin yanı sıra kötülük, zulüm, öfke-kin-nefret, haset, kıskançlık, cimrilik ve düşmanlık gibi menfi görünümlü duygular da bulunmaktadır.

İnsana cebrî olarak tesir eden ikinci faktör, içinde doğduğu sosyo-ekonomik ve kültürel sistemi belirleyen çevredir. Zamanın ruhunu yansıtan sosyo-ekonomik ve kültürel unsurlar, şuuraltının, karakterin ve egonun gelişmesine doğrudan tesir eder. İnsanî değerler ancak toplum içinde yeterince geliştiğinden, insan ‘sosyo-kültürel zaman diliminin (tasavvufî ifadesiyle vaktin) çocuğu’ olarak vasıflandırılmıştır.

Bir diğer unsur olan tarihten kasıt, insanın doğumundan itibaren şuuraltına kaydedilen yaşadığı tecrübeler ile soyundan ve çevresinden aktarılan ve hatıralarda kalan birikimlerin tamamıdır. Şuuraltı birikimleri kişiye göre değişen derecelerde şahsiyete tesir eder. Dolayısıyla insan, tarihi olan, bunun tesirinde düşünebilen ve karar veren bir varlık olduğundan, onu anlamaya çalışırken soyu ve geçmişi göz ardı edilemez.
İnsanın şahsiyetinin gelişiminde en önemli ve tesirli dördüncü unsur ise iradedir. Bir başka ifadeyle, iradî ve şuurlu tercih ve kararlarıdır. Zîrâ insan her an şuursuz veya şuurlu, otomatik veya iradî olarak tercih eden ve karar veren dinamik bir varlıktır.

Şahsiyeti oluşturan bu faktörlere bakıldığında hemen hepsinde mânevî bir yönün olduğu yani mâneviyatla irtibatlı oldukları görülür. Şüphesiz bu durum mâneviyatın bir ruh gibi insanı ilgilendiren her meseleyi etkileme karakterinden ileri gelmektedir. Onun için mâneviyat denilince geniş anlamıyla din akla gelir. Fakat maalesef çağdaş psikologlar dini ya hiç hesaba katmamakta veya çevre faktörü içerinde, ‘çaresizlik karşısında ortaya çıkan birtakım ibadetler ve yüce bir güce sığınma duygusunun sonucu oluşmuş kültürel bir unsur’ anlamını vererek, tesirini belli belirsiz bir konuma indirgemektedirler. Oysa din duygusu gereğine uygun bir şekilde tahlil edildiğinde bunun sadece sonradan öğrenilen veya çevreden edinilen birtakım ritüel ve duygulardan ibaret olmadığı, potansiyel olarak insanda var olduğu, hattâ insanın bu duygu ve ihtiyaç üzere yaratıldığı tespit edilebilir. Dinî yaşayışı duygular, düşünce ve tasavvurlar, ilgi ve eğilimler, istek ve idealler, hareket ve faaliyetler, ahlâkî ve estetik yönelişler gibi insanı tanımlayan bütün ruhî süreçler içerisinde görmek mümkündür.3

Din ve şahsiyet
Din, insan şahsiyetine tesiri açısından iki ana bölümde incelenebilir.
a. Yaratıcı tarafından insan inanma, ibadet etme, sonsuza kadar yaşama gibi duygularla teçhiz edilmiştir. Bu arada insana nefis, vicdan, kalb gibi mânevî mekanizmalar da verilmiştir. Diğer taraftan insan acelecilik, cimrilik, vefa, diğergâmlık, sevgi, nefret, saldırganlık, şehvet; mal ve evlâda düşkünlük, ihlâs, takva, cömertlik, tevazu gibi bir kısmı pozitif, bir kısmı negatif görünümlü duygularla da bezenmiştir. İnsan; aidiyet duygusu, bağlanma ve sığınma eğilimi, kutsallık ve güzellik duygusu, en yetkin varlık tasavvuru, hayatı anlamlandırma isteği, tabiatta cârî hâdiseler karşısında çaresizlik ve İlâhî yardım talebi, ölüm korkusu ve ölümsüzlük arzusu, hakikati arama hissi gibi hissî ve zihnî temele dayalı motivler de taşımaktadır.4 Bu duyguların doğru bir şekilde nasıl tatmin olacağı ve dengeleneceği de dinî prensiplerle tespit edilmiştir. Bütün isim ve sıfatlarıyla Allah’a ve sonsuz olan ölüm sonrası hayata inanmak, en geniş mânâsıyla zikir başta olmak üzere, ibadet etmek insanın temel mânevî ihtiyaçlarını fıtratına uygun bir şekilde karşılar. Verilen zıt duygu ve mekanizmaların dinen belirlenmiş sınırlar içerisinde dengeli yaşanması ve hayra yönlendirilmeleri neticesinde insanın olgunlaşacağı ve Cennet’e layık bir varlık olacağı düşüncesi, insanın kişiliğini olgunlaştıracak temel bir prensiptir.

b.İnsanın bütün aktiviteleri din nazarında bir değere sahiptir. Sosyal münasebetleri, geçmiş ve gelecek hakkındaki düşünceleri, aile içi davranışları, aldığı eğitimin metot ve gayesi, tabiatla ilişkisi ve tabii kaynakları kullanma sınırı, ölüme ve ölüm sonrasına bakışı gibi insanın bütün fiilleri hakkında dinin bir değerlendirmesi bulunmakta ve din bütün bunlara bazı prensipler koymaktadır. Din, insanın, temel ilkeler olarak da adlandırılan hakkaniyet, tutarlılık, dürüstlük, insan onuru, koşulsuz sevgi, sabır, yardım etme-destek olma ve yüreklendirme gibi değerlerin farkına varmasını da sağlar.5 Dolayısıyla birtakım insanlık değerlerinden bahsederken bunları dinî olan veya olmayan şeklinde ayırmak doğru değildir; çünkü din aslında ruh gibi insanın bütün hayatına karışmıştır. Öyle ise Yüce Yaratıcı’nın her an bizi gördüğünü (ki buna ihsan şuuru denir) ve yaptığımız her şeyin dinî bir değer taşıdığının altını çizmek gerekir. Evet, kişiliğe yeni boyutlar kazandıran din, insanda barış, ahenk ve itminan hissi, dünya ve benliğe ilişkin derin bir şuur hâli, ferdî hürriyet duygusu, iyimserlik, neşe ve mânevî haz, dış dünya ile açık bir iletişim, diğer insanlara karşı saygı ve şefkat hislerini ortaya çıkarır.6

Ferdin dinî tutum ve davranışlarındaki tutarlılık, onun şahsiyet özeliklerini veya benlik değerlerini etkiler. Bunun aksi, yani insanın şahsiyet özelliklerinin onun dinî tutum ve davranışlarını etkilemesi de tabiîdir. Çünkü kişi ancak şahsiyet yapısının elverdiği ölçüde dindar olabilir. Başka bir deyişle, kişilerin karakter ve şahsiyet yapılarındaki farklılıklara göre dindarlıklarında yani dinî duygu ve düşüncelerinde ve dinî tecrübelerinde farklılık olacaktır.7 Yani dindarlık ile kişilik arasındaki münasebet karşılıklı ilişkidir. Din kişiliğin yapı kazanmasını, bu yapının tek bir merkez etrafında toplanmasını sağlarken, kişilik de kendi kapasitesi ölçüsünde dinin hayata mal edilmesine imkân verecektir.8 Kısacası inanç, ahlâk ve ibadetten oluşan mâneviyat ya da din, kişiliğin oluşmasında ve dengeli olmasında ihmal edilmeyecek en önemli faktördür. Yazımızın sonunda iki konuya değinmek istiyoruz:

Bilimsel metot ve şahsiyet
Ana konularından birisi şahsiyet olan psikoloji ilmi bilindiği gibi tabiat ilimlerine uygulanan metodu benimsemiş bulunmaktadır. Durum böyle olunca, çağdaş psikologlara göre şahsiyet hemen bütünüyle çevrenin unsurları olan biyolojik, sosyal ve kültürel faktörlerin tesiriyle oluşur. Bu kadar dar çerçeveye sıkıştırılan insan diğer canlılardan sadece biraz daha gelişmiş sıradan bir varlık olacaktır. Oysa insan çok daha kompleks yaratılmış ve yaratılış gayesi de çok daha ulvîdir. Zannediyorum psikoloji ve psikiyatri ilimlerinin psikolojik rahatsızlıkları tedavide, diğer hastalıkların tedavisi seviyesinde başarılı olamamasının altında yatan temel sebep, insana olan bu eksik bakış açısıdır. İnsan şahsiyetinin ana temellerinden olan mâneviyatı yok sayarak onu anlamak ve psikolojik rahatsızlıklarına doğru teşhis koymak nasıl mümkün olabilir? İşin bir başka veçhesi de şudur: Maddî açıdan her insan farklıdır; tek yumurta ikizlerinde bile fizikî farklar ve bu fizikî farklılığa bağlı olarak psikolojik farklar olduğu bilinmektedir. Onun için tıp doktorları insandaki bu farklılığı dile getirmek için ‘hastalık yok hasta var’ demektedirler. Zîrâ her insanın organ ve sinirleri ile bu organların salgıları ve sinirlerin motivleri farklıdır. Mânevî açıdan bu farkın çok daha derin olduğu ise tartışmasızdır. Farklılığın boyutu bu dereceye varınca, gözlenebilen, lâboratuvar ortamında tekrarlanabilir, aynı şartlar altında aynı neticeleri doğuran şeye bilgi diyen, bu şartları taşımayan hususları incelemeyen bilimsel metot, şahsiyeti nasıl inceleyecek veya psikoloji sadece bu metotla nasıl insanı gereğine uygun tanıyacak, inceleyecek ve dertlerine çare bulacak?

Kişisel gelişim ve şahsiyet
Son yıllarda bütün dünyada, ama daha çok gelişmiş Batı ülkelerinde ‘kişisel gelişim’ adı altına eserler kaleme alınmakta, televizyon programları yapılmakta, internet siteleri açılmakta ve seminerler verilmektedir. Bu işi yapanların bir kısmı mesleklerini bilimsel metotlarla icra eden eğitimli psikologlar olmakla birlikte, çoklarının hangi mesleğe sahip oldukları ve ne tür bir eğitim aldıkları bilinmemektedir. Ayrıca söyledikleri hususların hangi alan araştırmasının neticeleri olduğu, hangi bilimsel kurullar tarafından test edilerek onaylandıkları da meçhuldür. Aslında ne böyle bir alan araştırması mevcuttur ne de bilim kurulu…

Günümüzde insanların büyük bir bölümü, dünyada yaşanan kaos, kargaşa, kavga, sıkıntı, çekişme, samimiyetsizlik, bencillik, koşuşturma ve yalancılıktan uzaklaşmanın/kurtulmanın; huzur, güven ve barış içinde bir hayat yaşamanın yollarını aramaktadır. Huzurun içe ait, ruh dünyasını ilgilendiren, mânevî ve psikolojik bir inanç ve deneyim olduğu; maddî imkân, iktidar, fizikî güç ve güzellik, hattâ ilim ve sanatla elde edilemediği anlaşıldıkça insanlar, değişik alternatifler aramaya koyulmakta ve çareler aramaktadırlar. Bu arayış neticesi karşılaşılan organizasyonların bir kısmının önü alınmaz ve kitlelerin ihtiyacı doğru olanla giderilmezse içtimâî felaketlere düşmek bile mümkündür.
Bu arada işin hem siyasî, hem ekonomik, hem de dinî boyutu gündeme gelmektedir. Kısacası sosyal ve inanç çevremiz ciddi bir şekilde değişmekle kalmamakta, nereye varacağı kestirilemeyen bir kaosa doğru adeta sürüklenmektedir.

Huzur/mutluluk başlı başına talip olunan bir değer olduğundan istismar edilmesi de kolaydır. Onun için de huzur vadeden hemen her düşünce ve pratik ilgi odağı olmaktadır. Belki de ilginin arttırılması için daha çok huzur ve benzeri kavramlar kullanılmakta ve istismar edilmektedir. Meselâ toplumda birileri tarafından şuurlu bir şekilde yaygınlaştırılmak istenen yoga ve meditasyon gibi inanç ve pratikler, geçici ve sınırlı bir rahatlık sağlasalar da, insan gönlünün ihtiyaçlarını karşılayamaz ve katiyen onun ebedî taleplerine karşılık veremezler. Aksine, bir süre sonra insanlarda kapanması zor ve daha büyük boşluklar açar, ruhî boşalmalara sebebiyet verir, iyileşmesi adeta imkânsız yaralar hâsıl ederler. Konumuzla ilgisine gelince, bu akım ve faaliyetlerin insan şahsiyetini olumsuz etkileme ve onu uzun vadede adeta şahsiyetsiz bir hâle getirme tehlikesi bulunmaktadır.

Diğer taraftan bugün kimi kişilere çekici gelen akımların hemen bütünü, çok eski çağlarda yaşanmış ve tarihe karışmış öğreti, düşünce, medeniyet ve geleneklere dayanmaktadır. Hattâ cazip olmalarının bir sebebi de sık sık bu yönlerine vurgu yapmalarıdır. Kimi Atlanta gibi eski medeniyetleri tekrar kurmakla görevli olduklarını söylemekte,9 kimisi de Amon, Babil, Mu, Maya, Eski Mısır... gibi medeniyetlerden söz ederek o dönemde yaşanan bazı pratiklerin ve o gün insanlığın içinde bulunduğu durum gereği gelişen, çoğu gizli kadîm ilimlerin günümüze taşınabileceğini söylemektedir. Oysa sözü edilen medeniyetlerin yaşandığı ortam ciddi şekilde değişmiş ve insanlığın ruhî, kültürel ve zihnî kazanımları o günlerle kıyaslanmayacak derecede ilerlemiştir. İlâhî kaynaklı gerçek din açısından da durum farklı değildir. Özellikle Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlikle görevlendirilmesinden sonra insan hayatında birçok şey değişmiştir. Meselâ din, insanların mânevî ihtiyaçlarını karşılamada eski hiçbir öğreti, pratik ve düşünceye gerek olmayacak şekilde kemâle ermiş; hem yaşanmış hem de âyet ve sahih sünnetle kayıt altına alınmıştır. Yüce Allah, “Bugün size dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve din olarak size İslâm’ı beğendim” (Maide, 5/3) buyururken Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu âyetin bir yönünü şöyle tefsir etmiştir: “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”10 Öyle ise, özellikle ahlâkî ve mânevî açıdan eskiye ihtiyaç olmayacak şekilde din tamamlandığından sahih dinin dışında kalan farklı organizasyonlardan medet ummak insanlığı oyalamaktan öteye geçmeyecektir.

Netice
Ebediyet için yaratılmış ve Yaratan’ını zikretmek ve O’na ibadet etmekle ancak huzur bulacak insanın şahsiyeti birçok unsurdan oluşan bir yapı arz etmektedir. En geniş mânâsıyla mâneviyat bu unsurların başında gelmektedir. Modern psikolojinin mâneviyatı aslına uygun anlaması ve onu incelemeye uygun bilimsel metotlarla araştırması gereklidir. Aksi takdirde insanın eksik anlaşılmasına ve şahsiyet açısından insanlığından uzaklaştıracak akımlara kapılmasına, neticede de onulmaz hastalıklara duçar olmasına meydan verilmiş olacaktır. Günümüzde dünya çapında yaşanan bunalımların sebepleri arasında insan şahsiyetinin bu unsurunun ihmale uğraması birinci sırada yer almaktadır kanaatindeyiz.

*Celal Bayar Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi


Dipnotlar

1. Peker, Din Psikolojisi, Sönmez Yay., Samsun, 1993, 83.
2. Koptagel, Tıpsal Psikoloji, Beta Yay., İst., 1984, 275.
3. Hökelekli, Din Psikolojisi, T.D.V. Yay., Ank., 2001, 7.
4. Kasapoğlu, Kur’ân’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yay., İst., 1997, 26.
5. Özdoğan, Dindarlıkla İlgili Bazı Faktörlerin Kendini Gerçekleştirme Düzeyine Etkisi, Araştırma Dergisi, Sa. 2, Ank., 1997, 113.
6. Yaparel, Yirmi-Kırk Yaşlar Arası Kişilerde Dinî Hayat İle Psiko-sosyal Uyum Arasındaki İlişki Üzerine Bir Araştırma, (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ank., 1987, 29.
7. Uysal, Din Psikolojisi Açısından Dini Tutum Davranış Ve Şahsiyet Özellikleri, MÜİFAV Yay., İst., 1996, 85.
8. Hökelekli, Gençlik, Din Ve Değerler Psikolojisi, Ankara Okulu Yay., Ank., 2002, 90.
9. Aksiyon Dergisi, 30 Mart 2002, sayı: 382.
10. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 38.


Kaynaklar
AHMET b. Hanbel, Müsned, Kahire, 1956.
ARDOĞAN, Recep, Kur’ân ve İnsan Psikolojisi, İlkadım Yay., Ank., 1998.
BAYRAKDAR, Mehmet, İslam İbadet Fenomenolojisi, Akçağ Yay., Ank., 1987.
C. G. Jung, Keşfedilmemiş Benlik, İlhan Yayınları, İst. 1999.
DERVEZE, İzzet, et-Tefsîru’l-Hadis, II. Baskı, Çev: Ş. Karataş, Ekin Yay., İst., 1998.
HEWİTT, James, Meditasyon, İst. 2000.
HÖKELEKLİ, Hayati, Din Psikolojisi, T.D.V. Yay., Ank., 2001.
HÖKELEKLİ, Hayati, Gençlik, Din Ve Değerler Psikolojisi, Ankara Okulu Yay., Ank., 2002.
--- Çocuk, Genç, Aile Psikolojisi ve Din, Dem Yay., İst. 2009.
John Nuttal, Ahlak Üzerine Tartışmalar, İst. 1997.
KASAPOĞLU, Abdurrahman, Kur’ân’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yay., İst., 1997.
KOPTAGEL- İLAL, Günsel, Tıpsal Psikoloji, Beta Yay., İst., 1984.
ÖZDOĞAN, Öznur, Dindarlıkla İlgili Bazı Faktörlerin Kendini Gerçekleştirme Düzeyine Etkisi, Araştırma Dergisi, Sa. 2, Ank., 1997.
PAZARLI, Osman, Din Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İst., 1982.
PEKER, Hüseyin, Din Psikolojisi, Sönmez Yay., Samsun, 1993.
ŞENTÜRK, Habil, Din Psikolojisi, Esra Yay., İst., 1997.
ŞENTÜRK, Habil, İbadetin Mahiyeti Ve Şahsiyet Gelişmesindeki Fonksiyonu, DEÜİFD, II, İzmir, 1985.
UYSAL, Veysel, Din Psikolojisi Açısından Dini Tutum Davranış Ve Şahsiyet Özellikleri, MÜİFAV Yay., İst., 1996.
UYSAL, Veysel, Psiko-Sosyal Açıdan Oruç, Ank., 1994.
YAPAREL, Recep, Yirmi-Kırk Yaşlar Arası Kişilerde Dini Hayat İle Psiko-sosyal Uyum Arasındaki İlişki Üzerine Bir Araştırma, (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ank., 1987.

14 Ocak 2013 Pazartesi

Evliya Çelebi'nin Medine'si

Doç. Dr. Mustafa S. Küçükaşçı
Marmara Üniversitesi
Her şehrin bir tarihi vardır. Bu tarih bazen kitaplarda, bazen de o şehrin sonraki nesillere ulaşmış tarihî mirasının içinde yer alır. Yeryüzünde bazı şehirler vardır ki, tarihsel geçmişleri yazılı kültür, abidevi eserlerin yanında insanların gönlünde de daima yaşar. Yazılı kültürün kaydettiği, tarihî mirasın tescil ettiği bu malumat, kuşaktan kuşağa büyük bir aşk ve hayranlıkla anlatılarak ortak bir bilgi hâline gelir. Evliya Çelebi’nin Türk kültür tarihinin en büyük hazinesi olan eserinin üç ana nokta etrafında yoğunlaştığı görülür. Bunlar Osmanlı başkenti İstanbul, Haremeyn şehirleri ve buraya hizmetleri ulaştırmak için en uygun yer olan ve Hz. Ömer zamanından itibaren Mekke ve Medine’nin siyasi ve sosyal hayatında en belirleyici olan Mısır eksenindeki Kahire’dir. 

Şehirleri tarih, mekân ve halk olmak üzere üç katman ekseninde inceleyen Evliya Çelebi, bu şehirlerin başında gelen Medine söz konusu olunca anlatımına bir takım ilaveler yapar. Bu ilaveler Hz. Peygamber'in hicretinden itibaren, Müslümanların akıl, fikir ve gönül dünyalarında oluşan Medine algısının zamanına ve Türk kültürüne aksetmesi temellidir. Bu bakımdan Evliya Çelebi Medine'yi coğrafi yapısı, fiziki durumu, tarihi, gündelik hayat ile bunun oluşumuyla doğrudan ilgili olan her türlü sosyal faaliyeti sistematik bir şekilde ele alırken, Yesrib'in Hz. Peygamber'in eliyle nasıl Medine'ye dönüştüğünü gözler önüne sermeye çalışır. Bunu yaparken sosyal bilimlerle ilgili çeşitli kaynaklara başvurarak bir gezginin ötesinde donanıma sahip olduğunu da gösterir. Bu arada yeri geldikçe şehirdeki Osmanlı eserlerine değinerek kültürel anlamda İstanbul ile Medine arasında manevi bağ kurmaya çalışır. Evliya Çelebi'nin yaşadığı XVII. yüzyıl öncesi ve sonrasında Medine'yi çok sayıda gezgin ziyaret etmiştir. Ancak bunlardan hiç birisinden geriye Evliya Çelebi gibi bir seyyahın izlenimlerini aşan zenginlikte bir kültürel miras kalmamıştır. 

Evliya Çelebi Medine'ye yaklaşırken farklı bir mekâna gelindiğini hissettirir. Sıradan bir şehre değil, Hz. Peygamber'in hicret yurduna gelinmiştir ve burada bulunmanın bir takım usul ve erkânı vardır. Medine'ye gelen kişi öncelikli olarak Hz. Peygamber'in huzuruna geldiğinin farkında olmalıdır. Bu farkındalık, Hz. Peygamber'in örnek alınmasının sadece dinî faktörlere bağlı olmayıp, O'nun hatırasına duyulan derin saygı ve O'na karşı beslenen vefa duygusundan kaynaklanmasıyla ilgilidir. Bir taraftan Mescid-i Nebevî'de namaz kılmanın heyecanını yaşarken, diğer taraftan da Kuran-ı Kerim'in Hz. Peygamber’e salâtü selâm getirmekle ilgili tavsiyelerinden (el-Ahzâb 33/56) hareketle ziyaretinin daha feyizli olmasını sağlamaya çalışır. Hz. Peygamber’in şefaatini umarak büyük bir huşuyla dualarla Medine’ye doğru yönelir. Medine’ye kuzeyden Sel Dağı’nın doğu eteğinde bulunan yolcuların karşılanıp uğurlandığı Seniyyetülvedâ tepesinden girer; şehre giderken Delil adı verilen mihmandarının tanıtımını dikkatle dinlerse de salâtü selâm getirmeyi hiç ihmal etmez.  

...

Yazının tamamı için tıklayınız.

17 Aralık 2012 Pazartesi

İnsana Manevi-Psikolojik Yaklaşım


Doç. Dr. Öznur Özdoğan, Ankara Üniversitesi
Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Dergisi
Cilt 49, Sayı 2, 2008

Makaleyi okumak için tıklayınız.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Hz. Ömer’in (r.a.) Duaları

Hz. Ömer “Ey Allah’ım! Beni gafil bir şekilde yakalamandan, gaflet içerisinde bırakmandan ve gafillerden kılmandan sana sığınıyorum”diye dua ederdi. (1).
Hz. Ömer şöyle dua ederdi: Ey Allah’ım! Amelimi salih kıl. Yalnızca senin için kıl ve amelimde başkası için hisse bırakma (2).
Hz. Ömer şöyle dua ederdi: Yarabbi! Beni ebrarlarla beraber öldür. Beni şerlilerin içerisine koyma. Ateşin azabından beni koru. Hayırlı insanlara beni ilhak eyle (3).
Hz. Ömer’den çoğu kere işittiğim şuydu: Ey Allah’ım! Bana afiyet ver, beni affeyle (4).
Ben babamın “Ey Allah’ım! Bana yolunda şehitlik mertebesi ver ve bana Peygamber’inin şehrinde ölmeyi nasip et”diye dua ettiğini işittim. “Peygamber beldesinde olursan nerde şehid olacaksın?”dedim. Bana “Allah, dilediğini her yerde yapar”dedi (5).
Hz. Ömer “Yarab! Benim zulüm ve küfrümü affet”diye dua etti. Arkadaşlarından birisi “Ey mü’minlerin emiri! Zülüm tamamdır. Fakat buradaki küfür ne demektir?”diye sordu. Hz. Ömer “İnsan, zülüm ve nankörlük yapar”dedi (6).
Hz. Ömer Kâbe’yi tavaf ederken şöyle diyordu: Ey Allah’ım! Eğer beni saaddette yazmışsan orada beni sabit kıl. Eğer beni şekavette yazmışsan, beni sil ve beni saidler listesine yaz. Çünkü sen dilediğini siler, dilediğini yerinde bırakırsın. Ümmü’l-Kitap senin katındadır (7).
Hattab’ın oğlu Ömer’i gördüm, kıtlık zamanında Rasûlullah’ın mescidinde gece yarısı namaz kılıyor ve “Yarab! Bizi kıtlıkla helak etme. Bizden belayı kaldır”diyor ve bu kelimeleri tekrarlıyordu (8).
Hz. Ömer’in kıtlık senesinde bir izarı vardı. İzarın üstünde onaltı yama bulunuyordu. Abası da beş buçuk karıştı. Şöyle dua ediyordu: Ey Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i benim günahım yüzünden helak etme! (9).
Hz. Ömer şöyle dua ederdi: Yarab! Beni bir rekat namaz kılmış veya bir kere secde etmiş bir kimsenin eliyle öldürtme ki, kıyamet gününde o bir rekat namazla ve tek secde ile benimle tartışmasın (10).
Hz. Ömer küçük taşlardan bir yığın yaptı. Elbisesinin bir kısmını onun üzerine attıktan sonra orada sırtüstü uzandı ve ellerini göklere kaldırarak ‘Yarab! Yaşım ilerledi, kuvvetim zayıfladı, yardımcılarım yeryüzüne yayıldı. Sana karşı bir kusur işlememiş ve kulluğumu ihmal etmemişken beni huzuruna al”diyerek dua etti (11).
Hz. Ömer halife seçildiğinde minberin üzerine çıkarak Allah’a hamdu senâlar ettikten sonra ‘Ey insanlar! Ben bir dua edeceğim, siz de amin deyin”dedi ve şöyle dua etti: Allah’ım! Benim mizacım serttir, beni yumuşat. Ben cimriyim, beni cömert kil. Ben zayıfım, bana güç ver (12).
Hz. Ömer bir cenaze üzerine namaz kıldığında “Allah’ım! Şu kulun dünyadan ayrılmış, dünyayı geride kalanlara bırakmıştır. Sen ona muhtaç olmadığın halde, o sana muhtaçtır. Dünyadayken “Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed, Allah’ın kulu ve rasûlüdür”diye şehadet ederdi. Ey Allah’ım! Onu affet. Onun kusurlarından vazgeç ve onu peygamberine kavuştur”diye dua ederdi (13).
Hz. Ömer herhangi bir ölünün üzerine toprak attıktan sonra “Yarab! Aile efradını, malını ve aşiretini sana teslim etti. Günahı büyüktür. Onu affet”derdi”(14).
[1] İbn Ebî Şeybe ve Ebu Nuaym.
[2] İmam Ahmed, Zühd (Hasan’dan).
[3] İbn Sa’d ve Buharî (Amr b. Meymun’dan).
[4] Kenz, I/303 (İmam Ahmed, Zühd, Ebû Aliye’den).
[5] İbn sa’d ve Ebu Nuaym (Hz. Hafsa’dan).
[6] İbn Ebî Hatim (Hz. Ömer’den).
[7] Kenz, I/304 (Le’lekâî, Ebu Osman en-Nehdî’den).
[8] İbn Sa’d, III/319 (Said b. Zeyd, babasından).
[9]. İbn sa’d, III/320.
[10] Müntehab, IV/413 (Buharî, İmam Mâlik, İbn Rahuye ve Ebu Nuaym, Zeyd b. Eslem’den, o da babasından).
[11] Ebu Nuaym, Hilye, I/54 (Said b. Müseyyeb’den).
[12] Ebu Nuaym, Hilye, I/53 (Esved b. Hilâl el-Muharibî’den).
[13] Ebu Ya’lâ (Said b. Müseyyeb’den) Kenz, VIII/113.
[14] Kenz, VIII/119 (Beyhâkî, Kesir b. Müdrik’den).
Kaynak: Hayâtû’s Sahâbe
hikmet.net sitesi...

9 Mart 2012 Cuma

Servet Ve Mal Karşısında İnsan

Şehmus Demir
Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak.
Servet ve malın, insan açısından büyük ölçüde önem ve değerinin olduğu bilinen bir husustur. Kur’ân’ın ve onun açıklayıcısı konumunda bulunan hadîslerin, insanın servet ve malla olan münasebetinin hangi düzlemde gerçekleşmesi gerektiği ile ilgili ortaya koyduğu kaideler, Müslüman ferdin bu alandaki duruşunu belirlemesi açısından çok ciddi önem arz etmektedir. Bu sebeple, mal, servet ve genel mânâda insanın hizmetine sunulan nimetler karşısında takınılması gereken tavrı ve bunlardan faydalanılırken kabul edilmesi gereken temel ölçüyü belirlemek gerekmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de kâinatın bütününün insan için yaratıldığı farklı ifadelerle birçok yerde vurgulanır:
“Yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan O’dur.”1 mealindeki âyetten hareketle müfessirler, ‘eşyada aslolan ibahadır’ temel prensibine varmışlardır. Buna göre, yasaklığına delil teşkil edecek nitelikte bir hüküm bulunmadıkça kâinatta var olan her nimetten gönül rahatlığıyla faydalanılabilir. Faydalanma imkânını engelleyip yasaklamaya kimsenin hakkı bulunmamaktadır. Zîrâ Yüce Allah, helâl ve meşrû kıldığı bir şeyi haram etme yetkisini hiç kimseye vermediğini şu ifadelerle belirtmektedir:
“Ey inananlar! Allah’ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın, hududu aşmayın, doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızıktan temiz ve helâl olarak yiyin. İnandığınız Allah’tan sakının!”2
Kur’ân’ın birçok yerinde malın ‘hayr’, ‘tayyibat’3 gibi övücü nitelikteki sözcüklerle ifade edilmesi, aslında kötü değil, iyi olduğunun delilidir.
Cahiliyye döneminde hac aylarında panayırlar kurulur ve hac ibadetiyle birlikte ticarî faaliyetler de yapılırdı. Sahabîlerden bir kısmı, hac aylarında ticaretle uğraşmanın cahiliyye âdetlerinden olduğunu, zîrâ hac farizasının uhrevî bir ibadet olması sebebiyle, dünyevî amel ve menfaatlerin uhrevî ibadetlerle bir arada yapılamayacağını ve bundan dolayı da hac aylarında ticarî faaliyetlerde bulunup kazanç elde etmeye çalışmanın günah olduğunu düşünmekteydiler. Yüce Allah bu düşünceyi ortadan kaldırmak ve haccın adabı dışına çıkılmadığı müddetçe ticaretle uğraşıp kazanç elde edilebileceği düşüncesini Müslümanların zihnine yerleştirmek maksadıyla; “Hac mevsiminde ticaret yaparak Rabbinizden gelecek bir lütuf ve keremi (fadl) aramanızda size herhangi bir günah yoktur.” (Bakara, 2/198) mealindeki âyeti indirmiştir. Müfessirlerin çoğuna göre, bu âyette geçen ‘fadl’ kelimesinden ticaret kastedilmiştir.
“Allah’ın geçiminize dayanak (kıyam) kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin.” (Nisa, 4/5) mealindeki âyette ise mal, ‘kıyam’ tabiriyle ifade edilir. Bu da malın birinci derecede gaye olmaması şartıyla iyi bir değer olduğunun kanıtıdır. Zîrâ mal, ferdi ve toplumu zulüm, esaret, sefalet ve yoksulluğa karşı koruyucu nitelikte bir unsurdur. Bu sebeple malın iyi korunması, yerli yerinde, israfa sapmadan kullanılması ve çoğaltılması için gerekli müdahale ve çalışmaların yapılması gerekmektedir.4 Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), Müslüman kişinin İslâmî çerçeve dâhilinde kazanıp kullandığı malını zulmen kendisinden almak isteyen kimseye karşı direnmesi neticesinde öldürülmesi hâlinde şehadet mertebesine ulaşacağını; “Malını muhafaza uğrunda öldürülen kimse şehittir.”5 şeklinde veciz bir üslûp ile belirtmiştir.
Ticaret, mal–mülk edinme ve zenginlik; ferdin mâneviyatla olan bağlarını koparmasına sebep olmaması zekât, sadaka gibi mal ve servete terettüp eden mükellefiyetlerin yerine getirilmesi ve ibadete engel teşkil etmemesi şartıyla teşvik edilmiştir. Bu da, mal ve servetin bütünüyle meşru yollardan kazanılıp, aynı şekilde meşru alanlarda harcanması gerektiği mânâsına gelmektedir. Nitekim; “Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (fadl) isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Cuma, 62/10) buyrulmuştur. Yukarıda yer verdiğimiz Bakara 198. âyette olduğu gibi, bu âyetteki ‘fadl’ (lütuf) ifadesi de ticaret ve dünyevî rızık isteme mânâsında kullanılmıştır. Özellikle ‘fadl’ sözcüğünün seçilmiş olması, mala ve servete verilen değerin anlaşılması açısından önemlidir.
Allah Resulü de (sallallahü aleyhi ve sellem), iki kişiden başkasına gıpta edilemeyeceğini, bunlardan birincisinin, malını hak yolunda harcayan kimse olduğunu6 ifade ederek, malı harcamanın önemine vurguda bulunmuştur. Ancak bu harcamanın yapılabilmesi için de malın varlığının şart olduğu bilinen bir husustur.
Servet elde etmek, dünya metâından faydalanmak, insan fıtratında var olan bir olgudur. Kur’ân-ı Kerîm bu olguyu; “O (insan), mal sevgisine aşırı derecede düşkündür.” (Âdiyât, 100/8) şeklinde tanımlamıştır. Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) de aynı konuya işaret ederek; “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncüsünü ister, Ademoğlunun karnını ancak toprak doldurur. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.”7 buyurmuş ve aynı hususa farklı bir açıdan vurgu yapmıştır.
Hristiyanlıkta ise durum farklı olmuş ve Kur’­ân’ın öngördüğü yaklaşımın dışında bir bakış açısı temel hareket noktası edinilmiştir. Zîrâ Hristiyanlıkta mal ve servet mutlak kötü olarak kabul edilmiştir. Bunu anlamak için eldeki mevcut İncil metnine göz atmak yeterli olacaktır. Zîrâ İncil’de insanın servet ve mala karşı oldukça mesafeli durması gerektiği ile ilgili birçok pasaj bulunmaktadır. Bunlardan birinde; “İsa etrafına bakıp şakirtlerine dedi: Serveti olanlar Allah’ın melekutuna ne kadar güçlükle gireceklerdir! Şakirtler onun sözlerine şaştılar. Fakat İsa yine cevap verip onlara dedi: Çocuklar, Allah’ın melekutuna girmek ne güçtür! Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin adamın Allah’ın melekutuna girmesinden daha kolaydır. Birbirlerine; öyle ise kim kurtulabilir? diyerek, pek çok şaştılar. İsa onlara bakıp dedi: İnsan indinde bu imkânsızdır; fakat Allah nezdinde değil. Zîrâ Allah indinde her şey mümkündür. Petrus ona: İşte, biz her şeyi bıraktık ve senin ardınca geldik, demeye başladı.”8 denilmektedir. Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere, servet ve mal İncil’de kötülenerek, dini alanın dışına itilmiştir. Servet ve mal edinen kimsenin Allah’a ulaşmasının adeta imkânsız olduğu vurgulanmıştır.
Hristiyanlığın tarihî süreç içerisinde geçirmiş olduğu değişimler, Ortaçağ boyunca servet ve malın mutlak kötü olarak kabul edilişi, ancak kilise mensuplarının hükümdar ve zenginlerin yaşantılarını gölgede bırakacak ölçüde mal ve servete yönelmeleri, Ortaçağ sonrasında reformasyon hareketi ve onun bir ürünü diye nitelendirilebilecek olan protestanlık ve sonrası hareketlenmelerle farklı birçok yaklaşımın meydana gelmesi ve benzeri ayrıntılara girmemizin bir makalenin sınırlarını fazlasıyla zorlayacağı açıktır. Ancak burada önemle belirtilmesi gereken husus, Hristiyanlığın kutsal kitabında ‘kötü’lüğün insanın servet ve malla olan olumsuz münasebetleri üzerine değil, mutlak mânâda servet ve mala atfedilmiş olmasıdır. Başka bir ifadeyle, insanın servet ve malla olan münasebeti ne düzeyde olursa olsun, yine de servet ve mal sahibi olmak kötü kabul edilmiştir.
Ortaçağ sonrası dönemde Batı’da egemen olan ve diğer bölge ve kültürlere de tesir eden kapitalist anlayışta ise sermaye birikimi ve kâr esas olduğundan, bu çerçevede her şey metalaştırılmış, mal âdeta kutsanarak, serveti elde etmede mutlak hürriyet ilkesi getirilmiştir. Sermaye içtimâî sistemin bir unsuru iken, sistemin tümü hâline gelmiştir.
Özetle, tarihî süreç içerisinde Hristiyanlık, insanda tabiî olarak var olan bir duyguyu yok etmeyi hedeflemiş, kapitalizm ise, maddenin imtiyaz aracı hâline gelmesine, insanlar arasında maddî seviyede uçurumların oluşmasına ve bu sebeple sınıf çatışmalarının meydana gelmesine yol açmıştır. İslâm dini ise fıtrat dini olduğundan, insanda tabiî olarak var olan mala karşı arzu içerisinde olma duygusunu ne köreltip yok etmeyi ve ne de ona mutlak hürriyet tanımayı kabul etmiştir. Kur’ân’ın iyilik ve kötülüğü mal ve servetin kendisinde aramak yerine, ferdin servetle olan münasebeti boyutunda ele alması ve konuya bir izafilik kazandırması, bunun açık bir göstergesidir. Allah Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfleri de bunu destekler mahiyettedir:
“Dinara kul olana lânet olsun! Dirheme kul olana lânet olsun!”9;
“İki aç kurdun koyunlara saldırdığını düşünün. İşte bunlar; sürüye, mala, makam ve mansıba karşı hırslı olan insanın dinine vereceği zarardan daha çok zararlı değildirler.”10;
“Her ümmetin bir fitnesi (deneme aracı) vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır.”11
Anlaşılacağı üzere, eleştiri konusu yapılan, mal ve servetin kendisi değil, insanın ona karşı takındığı tavrın niteliğidir. Vurgulanmak istenen, ferdin mal ve servete hâkim olup, mal ve servetin insana hâkim olmaması gerektiği temasıdır. Zîrâ insan, kapitalizmde olduğu gibi, sahip olduğu malın mutlak mâliki değildir. Kur’ân’da mülkiyet çift boyutlu olarak ele alınır:
1. Mutlak mülkiyet hakkı Allah’a aittir:
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.” (Şûrâ, 42/4).
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” 12
2. Mülkiyet, izafi olarak insana aittir:
“Eğer tevbe edip (faizcilikten) vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir. Böylece harksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız” (Bakara, 2/279).
“Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı) hasretle arzu etmeyin” (Nisa, 4/32).
Böylece Kur’ân, gerçek mülkiyet hakkının Allah’a ait olduğunu ve insana ikinci derecede bir mülkiyet hakkının tanındığını, dolayısıyla insanın sahip olduğu mal ve servetle büyüklük taslamaması, gururlanmaması gerektiği düşüncesini yerleştirerek, bir denge kurmaya çalışmıştır. Kur’ân’da insan hizmetine sunulan nimetler sayıldıktan sonra çoğu yerde ‘şükredesiniz diye’ ifadesiyle anlatıma son verilir.13 Bu da nimetlerin insana verilmesinden gayenin, salt dünyevî mânâda bir faydalandırma değil, ferdin nimetleri görüp istifade etmesi, istifade ederken de bu nimetlerin yaratıcısını düşünüp şükretmesi ve Allah’a daha fazla yönelip yaklaşması hedefinin olduğunu göstermektedir.
Fertteki Allah ve ahiret inancının zayıflaması ölçüsünde zenginlik ve servetin büyük bir felaket aracı hâline gelmesi kaçınılmaz olur. Kur’an, bu duruma düşmemeleri için insanlara sürekli uyarıda bulunur. Bunun en çarpıcı örneğini Karun kıssasında bulmak mümkündür. Burada Karun’un, inanan bir insan iken servetin onu ne derece azdırıp şımarttığı çarpıcı bir tarzda anlatılır:
“Karun Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü–kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez… Karun; ‘Bu servet ancak bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir.’ demişti” (Kasas, 28/76-78).
Başka bir âyette de mealen şöyle denilmektedir:
“Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı.” (Şûrâ, 42/27)
Bu ifadelerle fertlerin Rableriyle olan bağlarını koparmalarına sebep olan faktörlerden birinin de mal ve servet olduğu belirtilmektedir. Fakat bu tür örnekler, bizi mal ve servetin saptırmada ana unsur olduğu düşüncesine götürmemelidir. Servet, İlâhî yoldan sapmanın temel unsuru olsaydı, Hz. Süleyman, Hz. Ebubekir, Hz. Osman gibi İslâm’ı en güzel şekilde hayatlarına yansıtmış olan insanların da zenginlikleriyle sapmış olmaları gerekirdi. Bu da servetin Yüce Allah’ın öngördüğü çerçeve dâhilinde kullanılması hâlinde güzel ve faydalı bir araç olduğunu gösterir.
Yüce Allah, kendisine ait mal ve nimetlerden bir kısmını belli şartlarda, Müslim–gayrimüslim ayırımı yapmaksızın insanlara emanet verip, onlardan belirli şeyleri, istediği şekilde yerine getirmelerini talep eder. Bu verilenlerden de sorumlu tutulacaklarını sık sık tekrarlar.
Yüce Allah, mal ve servetin birer imtihan aracı olduğu ile ilgili mealen şöyle buyurmaktadır: “Mallarınızın ve çocuklarınızın, aslında bir imtihan olduğunu ve büyük bir ecrin Allah katında bulunduğunu bilin.” 14
Anlaşılacağı üzere fert, sorumlu tutulacağı, hesaba çekileceği ve dolayısıyla servetinde sınırsız bir tasarruf serbestisine sahip olmadığı düşüncesini zihninde devamlı canlı tutmalıdır. Bu düşünce, onun sadece kendi menfaatlerini düşünmeye sevk eden egoist yaklaşımlardan kurtulmasına ve toplumun menfaatlerini de göz önünde bulundurmasına vesile olacaktır. Sözgelimi serveti kaprisi uğruna tahrip etmeyecektir. Zîrâ böyle bir durumda toplum için gerekli olan bir şeyden onları mahrum bırakacağını düşünecektir. Savurganlık edip israf da etmeyecektir. Zîrâ israfın Allah’ın hukukuna saygısızlık ve topluma karşı bir hırsızlık niteliğinde olduğu15 bilincini sürekli zihninde canlı tutacaktır.
Kur’an, insana, gerçek mülkiyeti Allah’a ait olan mal ve servetinden yoksullara infakta bulunarak onlarla bölüşmesini emreder:
“Allah’a ve Resulüne iman edin. Sizi kendisine halife kılıp sarf yetkisi verdiği şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası için) harcayan kimselere büyük mükâfat vardır” (Hadîd, 57/7).
Zekâtın birçok yerde dinin temel ibadetlerinden biri olan namazdan hemen sonra zikredilmesi16, zekât müessesesinin önemini açıkça göstermektedir. Zekâtın verilebilmesi için de servetin olması gerekmektedir. Kur’ân’da zekât mükellefiyetinin yanında bir de isteğe bağlı olarak infak etme teşvik edilmiştir.17 Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Beni, (Uhud dağı kadar) altınım olsa da üç dinar dışında hepsini infak etmemden daha fazla bir şey sevindirmez.”18
Bu düşünceyle İslâm, kapitalimzde meydana gelen sınıflaşmanın aksine, insanlar arasında maddî farkları azaltarak, insanları birbirlerine yaklaştırma hedefini gütmüştür. İslâm’ın gayesi zenginliği kaldırmak değil, fakirliği bertaraf etmektir. Kur’ân, mal ve servetçe insanların birbirinden farklı olmalarının hiçbir zaman üstünlük vesilesi olamayacağını tescil eder. Zîrâ üstünlüğün kriterinin zenginlik ve servet değil, iman, salih amel ve takva19 olduğunu belirtir.
İslâm’ın öngördüğü zenginlik, insanı İlâhî hilafet vazifesini daha mükemmel bir tarzda yapmaya götüren bir araçtır. Zîrâ bir hadîste de ifade buyrulduğu üzere, ferdin kendisini ve ailesini güzel bir şekilde barındırması, yiyecek ve giyeceğini temin etmesi, aile efradına miras bırakarak bu dünyadan göçmesi, onları muhtaç bir vaziyette bırakmasından daha iyidir. Fakirlik ise, ferdî ve içtimâî boyutuyla, yok edilmesi gereken arızî bir hastalıktır. Maddî refah seviyesi düşük olan bir insan, kendisinde var olan dünyaya tabiî meyil ve arzuları tatmin etme duygusundan dolayı, bu seviyeyi yükseltmeye çalışacaktır. Bunu yaparken de aşırılığa sapıp ibadetlerini terk edebilecektir. Bu ve benzeri endişelerden dolayı, hadîs-i şerîflerde fakirin sabretmesi tavsiye edilmiştir. Mal konusunda seleften bazılarının şu sözü; “Mal, mü’minin silahıdır. Allah’ın beni hesaba çekeceği bir mala sahip olmam, insanlara muhtaç olmamdan daha iyidir.”20 muhtemelen yukarıda ifade edilen endişelerden dolayı dile getirilmiştir.
Konunun içtimâî boyutu incelendiğinde de benzer bir tabloyla veya neticeyle karşı karşıya kalmanın mümkün olduğunu ifade etmek gerekmektedir. İslâm toplumunun ekonomik açıdan güçlenmesi, askerî ve siyasî açıdan da güçlenmeyi beraberinde getirecektir. Bu da İslâm kültürünü yayma çabalarının daha aktif bir süreç içerisinde devam etmesine yardımcı olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de gayrimüslimlere malî yardımda bulunarak onların kalblerinin İslâm’a ısındırılması gayesiyle zekâtın sarf yerleri sıralanırken, bunlardan birinin de müellefe-i kulûb olduğu belirtilmiştir21. Servetin olmaması hâlinde bu görev yerine getirilemeyecektir. İslâm’ın beş şartı olduğu belirtiliyorsa bile bu, zengin içindir. Fakir için İslam’ın üç şartı vardır. Zîrâ o, zekât verme ve hacca gitme vazifelerini yerine getirebilme gücünden yoksundur.
Netice itibariyle, Yüce Allah, zengin–fakir ayırımı yapmaksızın bütün insanları imtihan etmektedir. Bu imtihanın niteliği, insanların dünyadaki yaşantı seviyelerine ve dünya metaı ile olan mesafelerine göre değişmektedir. Zengin, malını nereye sarf ettiği, fakir ise yokluk üzerine sabredip etmediği konusunda sorguya tâbi tutulacaktır. Allah Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem); “Allahım! Zenginliğin fitnesinden ve fakirliğin fitnesinden sana sığınırım.”22 ifadesi, her iki durumda da, insanın İlâhî müstakim yoldan sapabileceği gibi, Allah’a daha fazla yaklaşıp yüklendiği hilafet misyonunu daha mükemmel bir tarzda icra da edebileceğini göstermektedir.
Dipnotlar
1. Bakara, 2/29; Ayrıca bk. Lokman, 31/20.
2. Mâide, 5/87-88; Ayrıca bk. A’râf, 7/32; En’âm, 6/140; Yûnus, 10/59.
3. Sözgelimi bk. Bakara, 2/172, 180, 198, 215, 267, 272; Nisâ, 4/32; Âdiyât, 100/8.
4. Bk. Taberî, Câmi’u'l-Beyân, Matbaatu İsa Bâbi’l-Halebî, Mısır 1968, IV, 49.
5. Buhârî, Mezâlim, 33.
6. Buhârî, İlim, 15, Zekat, 5, Ahkam, 3, İ’tisam, 13.
7. Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekat, 116; İbn Hanbel, Müsned, Daru Sadır, Beyrut, ts., III, 247, 341, V,219; Tirmizi, Zühd, 27.
8. Markos, 10/23-28.
9. Tirmizi, Zühd, 42.
10. Tirmizi, Zühd, 43; İbn Hanbel, III, 456, 460; Dârimî, Rekâik, 21.
11. Tirmizi, Zühd, 26; İbn Hanbel, IV, 160.
12. Şûrâ, 42/49; Benzer âyetler için bk. En’âm, 6/12; A’râf, 7/128; Mu’minûn, 23/84-89; Lokman, 31/26; Sebe’, 34/1; Zuhruf, 43/85; Câsiye, 45/27.
13. Sözgelimi bk. Bakara, 2/172; Nahl, 16/114; Mu’minûn, 23/78.
14. Enfâl, 8/28; Ayrıca bk. Teğâbun, 64/15.
15. Garaudy, Roger, İslam ve İnsanlığın Geleceği, çev. Cemal Aydın, Pınar Yay., İstanbul 1991, s. 98.
16. Sözgelimi bk. Bakara, 2/43,83,110,177,277; Nisa, 4/77,162; Mâide, 5/12,55; A’râf, 7/156; Tevbe, 9/5,11,18,71.
17. Bk. Bakara, 2/3,261-262,272; Âl-i İmrân, 3/92; Enfâl, 8/3,60; Tevbe, 9/121; Sebe’, 34/39; Fâtır, 35/29; Hadîd, 57/7.
18. Buhârî, Zekat, 4; Müslim, Zekat, 34.
19. Bk. Sebe’, 34/35-37; Hucurât, 49/13.
20. Zemahşerî, el-Keşşaf, Kahire 1992, I, 471-472; Nesefi, Abdullah b. Ömer, Medâriku’t-Tenzîl, Eda Yay., İstanbul 1993, I, 211; Kâsımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, Dâru İhyâi’l-Kutubi’l-Arabiyye, Mısır 1957, V, 1126.
21. Tevbe, 9/60.
22. Buhârî, Da’avât, 38,43-45; Müslim, Zikir, 49; Tirmizi, Da’avât, 77; Nesaî, İsti’âze, 26; İbn Mâce, Dua, 3; İbn Hanbel, VI, 57,207.

23 Şubat 2012 Perşembe

40 Hadis

Kaynak: Diyanet Sitesi

1

اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ قُلْنَا: لِمَنْ )يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟( قَالَ: لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلأئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ

(Allah Rasûlü) “Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi.Müslim, İmân, 95.
2
اَلإِسْلاَمُ حُسْنُ الْخُلُقِ
İslâm, güzel ahlâktır.Kenzü’l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225.
3

مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللَّهُ

İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.Müslim, Fedâil, 66; Tirmizî, Birr, 16.
4

يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا

Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.Buhârî, İlm, 12; Müslim, Cihâd, 6.
5

إنَّ مِمَّا أدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ:

إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ

İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür.Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.
6

اَلدَّالُّ عَلىَ الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ

Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.Tirmizî, İlm, 14.
7

لاَ يُلْدَغُ اْلمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ

Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz.(Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63.
8

اِتَّقِ اللَّهَ حَـيْثُمَا كُنْتَ وَأتْبِـعِ السَّـيِّـئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا

وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ

Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.Tirmizî, Birr, 55.
9

إنَّ اللَّهَ تَعَالى يُحِبُّ إذَا عَمِلَ أحَدُكُمْ عَمَلاً أنْ يُتْقِنَهُ

Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, fiu’abü’l-Îmân, 4/334.
10

اَلإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً أفْضَلُهَا قَوْلُ لاَ إِلهَ إِلاَّاللَّهُ وَأدْنَاهَا إِمَاطَةُ اْلأذَى عَنِ الطَّرِيقِ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ اْلإِيـمَانِ

İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır.Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 57, 58.
11

مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أضْعَفُ اْلإِيـمَانِ

Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir. Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248.
12

عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَـكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ

بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12.
13
لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ
Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.İbn Mâce, Ahkâm, 17; Muvatta’, Akdıye, 31.
14

لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71.
15

اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
16

لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا

İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56.
17

اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8.
18

لاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَانًا

وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أنْ يَهْجُرَ أخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثِةِ اَيَّامٍ

Birbirinize buğuz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz.Buhârî, Edeb, 57, 58.
19

إنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إلَى الْبِرِّ وَ إنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إلَى الْجَنَّةِ وَإنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقًا وَ إنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلَى الْفُجُورِ وَ إنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إلَى النَّارِ وَ إنَّ الرَّجُلَ لَيَـكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا

Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzâb (çok yalancı) diye yazılır.Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103, 104.
20

لاَ تُمَارِ أخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ

(Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.Tirmizî, Birr, 58.
21

تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ أخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ وَأمْرُكَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهْيُكَ عَنِ الْمُنْكَرِ صَدَقَةٌ وَإِرْشَادُكَ الرَّجُلَ فِي أرْضِ الضَّلاَلِ لَكَ صَدَقَةٌ وَإِمَاطَتُكَ الْحَجَرَ وَالشَّوْكَ وَالْعَظْمَ عَنِ الطَّرِيقِ لَكَ صَدَقَةٌ

(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.Tirmizî, Birr, 36.
22

إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلـكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ

Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.Müslim, Birr, 33; ‹bn Mâce, Zühd, 9;

Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539.

23

رِضَى الرَّبِّ في رِضَى الْـوَالِدِ وَسَخَطُ الرَّبِّ في سَخَطِ الْـوَالِدِ

Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır.Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.

Tirmizî, Birr, 3.

24

ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ لاَ شَكَّ فِيهِنَّ:

دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ

Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir:Mazlumun duası, yolcunun duası ve babanın evladına duası.

İbn Mâce, Dua, 11.

25

مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ

Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün birhediye veremez.

Tirmizî, Birr, 33.

26

خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ

Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.Tirmizî, Radâ’, 11; ‹bn Mâce, Nikâh, 50.
27

لَيْس مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا

Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygıgöstermeyen bizden değildir.

Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66.

28

كَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أوْ لِغَيْرِهِ أنَا وَ هُوَ كَهَاتَيْنِ فيِ الْجَنَّةِ وَأشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى

Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: “Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yanyanayız” buyurmuştur.

Buhârî, Talâk, 25, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42.

29

اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ قَالُوا يَا رَسُولَ للهِ وَمَا هُنَّ قَالَ: اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ وَالسِّحْرُ وَ قَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إلاَّ بِالْحَقِّ وَأكْلُ الرِّبَا وَأكْلُ مَالِ اْليَتِيمِ وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلاَتِ الْمُؤْمِنَاتِ

(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.

Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.

30

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ

Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.

Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75.

31

مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أنَّهُ سَيُوَرِّثُهُ

Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki;

ben (Allah Teâlâ) komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.

Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141.

32

اَلسَّاعِي عَلَى الأرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

أوِ الْقَائِمِ اللَّيْلَ الصَّائِمِ النَّهَارَ

Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden

veya gündüzleri (nafile) oruç tutup, gecelerini (nafile) ibadetle

geçiren kimse gibidir.

Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41;

Tirmizî, Birr, 44; Nesâî, Zekât, 78.

33

كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ

Her insan hata eder.

Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.

Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.

34

عَجَبًا لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْس ذَاكَ لأحَدٍ إِلاَّ لِلْمُؤْمِنِ: إِنْ أصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَـكَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ

Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur. Müslim, Zühd, 64; Dârim”, Rikâk, 61.
35

مَنْ غَشَّـنَا فَلَيْس مِنَّا

Bizi aldatan bizden değildir.

Müslim, Îmân, 164.

36

لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ

Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden ya da affedilmedikçe) cennete giremezler.

Müslim, Îmân, 168; Tirmizî, Birr, 79.

37

أعْطُوا الأجِيرَ أجْرَهُ قَبْلَ أنْ يَجِفَّ عَرَقُهُ

İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.İbn Mâce, Ruhûn, 4.
38

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا أوْ يَزْرَعُ زَرْعًا فَيَـأكُلُ مِنْهُ

طَيْرٌ أوْ إِنْسَانٌ أوْ بَهِيمَةٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ

Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır.Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10.
39

إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ

وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ ألاَ وَهِيَ الْقَلْبُ

İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.
40

اِتَّقُوا اللَّهَ رَبَّـكُمْ وَصَلُّوا خَمْسَـكُمْ وَصُومُوا شَهْرَكُمْ وَأدُّوا زَكَاةَ أمْوَالِكُمْ وَأطِيعُوا ذَاأمْرِكُمْ تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّـكُمْ

Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.Tirmizî, Cum’a, 80.
Related Posts with Thumbnails

En çok ilgi görenler

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı