- PEYGAMBERİMİZİN (sav) ÖRNEK AHLAKI - 01.Tem.2008
- Güzellik Üzerine... - 06.Haz.2008
- Evlilikte İnancın Gücü - 02.Haz.2008
- İnsan ilişkilerinde ‘sınır’ meselesi - 02.May.2008
- Nur Mesnevisinde Gezintiler (III) - 11.Nis.2008
30 Ocak 2008 Çarşamba
18 Ocak 2008 Cuma
MEVLÂNÂ'NIN HZ. MUHAMMED (SAV)'E SEVGİSİ ve BAĞLILIĞI
Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hz. Peygambere candan bağlıdır. Mevlânâ’nın, Hz. Muhammed (sav)’e olan derin sevgi, saygı ve bağlılığı şu nedenlere dayanmaktadır:
İsminin ve hatırının büyüklüğü.
Üstün, değerli, saygın ve etkileyici kişiliği.
Güzel ahlâkı, ilâhî ihsan ve ikrama nail olması, taşıdığı büyük misyon ve mesajının evrenselliği.
Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî (1207–1273), hayatını ilme, irfana, ahlâka kısacası Hakk’a ve halka adamış gönül ve hizmet eridir. Hz. Peygamber’in güzel ahlâkını kendisine örnek alan Mevlânâ, bütün eserlerinde insanlara fazilet ve meziyet yollarını öğretme çabası içindedir.
Mevlânâ, eserlerinde, peygamberlere, onların mücadelelerine ve ahlâkî güzelliklerine sıkça temasta bulunur. O, Kur’ân’da adı geçen hemen hemen her peygambere şu veya bu yolla değinir. O, Hz. Peygamber’i anlatırken ağırlıkla Kur’ân’a, hadislere, tarihî olaylara ve rivâyetlere dayanır. Rûmî, bu malzemeyi, derin aşkının şiirsel ifadelerini de katarak zengin bir anlatımla değerlendirir. Onun, eserlerinde, peygamberimizi en çok, sırasıyla Ahmed, Muhammed, Mustafa, Peygamber, Rasul, Ahmed-i Muhtâr, Nebî, Allah Elçisi, Peygamberler Ulusu, Sultan, Padişah ve Yâsîn adlarıyla andığını ve anlattığını görürüz.
HZ. MUHAMMED (SAV)’İ ANLAMA
Hz. Muhammed (sav)’i anlamak büyük bir şeydir. Hz. Peygamberi gerçek anlamda anlayana ve onun yolunu izleyene yardımlar ve bol bağışlar vardır. Bunlara rağmen Mevlânâ, onu herkesin hakkıyla anlayamadığından şikâyet eder ve Hz. Peygamberi doğru anlayabilmek için cehâleti, önyargıları, kibri, hırsı ve yanlış muhakemeyi terk etmeyi gerekli görür.
Ancak gönlü kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese eden kişi onun hakkında böyle (toprak zapt eden şeklinde) bir şüpheye düşer.
Sarı camdan bakarsan güneşin nurunu sapsarı görürsün.
O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör!
MEVLÂNÂ’NIN HZ. MUHAMMED (SAV)’E SEVGİ, SAYGI VE ÖVGÜSÜ
Mevlânâ'nın birkaç yerde tekrar ettiği şu mısraları, ilk etapta sevgilisi Hz. Muhammed (sav) için söylediği anlaşılmaktadır. Bu mısralarda o, sevdiğine olan özlem duygularını, kavuşma isteğini ve bu husustaki çaresizliğini dile getirmektedir.
Yel beni size götürseydi,
Yellerin eteklerine sarılırdım.
Sizi öylesine özledim ki, kuştan daha tez uçar-gelirim size;
Ama kanadı kesik kuş, nasıl uçabilir?
Hasret çekmeye alışmış olan Mevlânâ’nın Hz. Peygambere duyduğu özlemin, Şems-i Tebrizî’ye ve diğer sevdiklerine karşı duyduğu özlemden çok daha fazla olduğu anlaşılmaktadır. O, Peygamberimize duyulan hasreti, şu kısa anekdotu aktararak, şöyle dile getirmektedir:
Hannâne direği Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu.
Peygamber, “Ey direk ne istiyorsun? Dedi. O da “Canım ayrılığından kan kesildi.
Bana dayanıyordun, şimdi beni bıraktın, minberin üstüne çıktın” dedi...
Mustafa, gönlümüzü yol etmez, gönlümüzde olmaz, gönlümüze dayanmazsa, feryat etsek de, Hannâne direğine dönsek yeridir.
Peygamber, hutbe okurken bir hurma ağacı dalına dayanırdı. Mescitte onu dinleyenler çoğalınca, mübarek yüzünü göremedikleri gerekçesiyle bir minber yaptılar. O, minbere çıkınca, mescidin direklerinden biri olan o hurma direği Hz. Peygamberden uzağa düştüğü için inlemeye başladı. Nihayet Peygamber minberden inip inleyen anlamına gelen, bu “hannâne” direğine elini koyunca direk susmuştur. Mevlâna yukarıdaki ifadelerinde bu hâdiseye telmihte bulunmaktadır.
Mevlânâ, hasret acısı çektiği bu dünya zindanından kurtulup, bir an evvel Allah’ın sevgili dostu Hz. Muhammed (sav)’in yanına dönmeyi, ona kavuşmayı heyecanla bekler.
Hz. Muhammed (sav)’in söz konusu edildiği yerlerde Mevlânâ’nın üslûbunun, ayrı bir saygı, incelik dolu olduğunu görürüz. O, yaşantısıyla olduğu gibi diliyle de Hz. Peygambere daima hürmet ve muhabbet dolu olmuştur. Hz. Muhammed (sav)’in adının geçtiği hemen hemen her yerde, İslâmî gelenekte olduğu gibi, “Allah’ın rahmeti ve esenlik O’na” şeklinde salât ve selâmda bulunarak, sevgi ve saygısını dile getirir.
O, öyle bir kişiydi ki imtihan günü (yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem gözünü yumdu, hem gönlünü kapadı.
Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle meleklerle dolmuştur.
Hepsi kendilerini, onun için bezemişti, fakat onda sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir hevâ ve heves nerede ki?
O, Tanrı ululuğuyla, Tanrı celâliyle öyle dolmuştu ki bu dereceye, bu makama Tanrı ehli bile yol bulamaz.
“Bizim makamımıza ne bir şeriat sahibi bir peygamber erişebilir, ne melek, hatta ne de ruh” dedi, artık düşünün anlayın.
“Göz Tanrı’dan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi” (Necm53/17) sırrına mazharız, karga değiliz, âlemi renk renk boyayan Tanrı sarhoşuyuz; bağın, bahçenin sarhoşu değil” buyurdu!
Nerde bir ağaç ve taş varsa Mustafa’yı görünce apaçık selâm verdi...
Ay, onun ay yüzünü görünce iki parça olmuştur.
O, iyi işlerde imam olan; keremlere, kerâmetlere düzen verendir.
Kısacası Hz. Muhammed (sav), devranın eşsiz eri, zamanının şaşılacak serveri, halkı yüce işlere çağıran, bütün halka Allah’dan bir rahmet olan, sırların en eşsizlerine mahrem bulunan hidayet ve takva imamı, Ulu Tanrı’nın sırrı, onun tertemiz mazharı; Hakk’ın, şeriatın ve dinin celâlidir.
Olgunluğuyla yüceliğe ulaştı,
Yüzünün güzelliğiyle karanlıkları aydınlattı.
Bütün huyları güzeldir
Rahmet ona ve soyuna!
MEVLÂNÂ’NIN HZ. MUHAMMED (SAV)’E BAĞLILIĞI
Mevlânâ Celâleddîn er-Rûmî, Allah’a ve O’nun gönderdiği son elçi olan Hz. Peygambere candan bağlı biridir. O, meşhur rubâisinde Allah’a ve Hz. Muhammed (sav)’e olan bağlılığını şöyle haykırır:
Canım tenimde oldukça Kur’ân’ın kölesiyim ben, Tanrı’nın seçkin Peygamberi Muhammed’in yolunun toprağıyım.
Her kim benden, bunun dışında bir söz naklederse hem o sözden şikayetçi olurum hem nakledenden.
Onu Onaylama Gereği
Mevlânâ Celâleddin, Hz. Muhammed (sav)’in daha çocukken bazı olağanüstü özellikler taşıdığını, Kâbe’deki büyük putların bile onun risâlete hazırlandığını bildiklerini, mucizevî bir şekilde bir bebeğin bile Hz. Peygamberi tanıdığını, bundan dolayı Hz. Muhammed (sav)’i onaylamada tereddüt gösterilmemesi gerektiğini, Mesnevî’de uzunca anlatmaktadır.
Müşriklerin, Hz. Muhammed (sav)’in sadeliği, güvenirliği, bildirdiklerinin hak ve doğruluğu, bunlara ilâve olarak da insanları bir benzerini ortaya koymakta âciz bırakan mucizelerine rağmen onu tasdik etmemeleri, haklı ve rasyonel nedene değil, duygusal nedenlere dayanmaktadır. Onlar âdeta dogmatik inançsızlık örneği sergiliyorlardı. Bununla ilgili olarak Mevlânâ bir çok örnek vermektedir. Ona göre inkârcılar, son nebi Hz. Muhammed (sav)’i çok iyi tanımalarına rağmen, kıskançlıkları yüzünden onu tasdik etmezler.
...
09 Ocak 2008 Çarşamba
Arafat: Marifet, irfan, itiraf, teâruf meydanıdır.
Yeri ve göğü yaratan, bizi sayısız nimetlerle donatan, mağfireti, rahmeti ve ihsanı sonsuz olan Rabbimize hamdolsun. İnsanlığın hidayet önderi, rahmet peygamberi, en güzel örnek, Muhammed aleyhisselâm’a, âline ve ashabına, bütün peygamberân-ı ızâma sayısız salât ve selâm olsun.
Ne mutlu bize! Hayat boyu hayalini kurduğumuz kutsal topraklardayız. Şimdi; Hz. Adem aleyhisselamdan bu yana peygamberlerin hatırası zihnimizde, Allah’ın Resulü’nün burada irat ettiği Veda Hutbesi kulaklarımızda yankılanıyor,
Şu anda burada, imanımızın tazelendiği, ibadet bilincimizin derinleştiği, din kardeşliğimizin duygu ve davranışlara döküldüğü, İslam dinine mensup olmanın onurunu; heyecanı, zahmeti, sabır ve hoşgörüyü, yalnızlığı, mahşer duygusunu iç içe ve lahza lahza yaşadığımız müstesna bir zaman dilimindeyiz.
Aziz kardeşlerim!
İhramlarımızı giyerken, ölmeden önce öldüğümüzü, dünyanın oyun ve eğlencesini terk edip dirilişe doğru bir kutlu yolculuğa çıktığımızı fark etmiştik. Tavafta farklı ırk, dil ve renkten müminler olarak Rabbimize dua ederken son hak din olan İslama mensup olmanın izzetini, İslam kardeşliğinin kopmaz bağını derinden hissetmiştik.
Şimdi, peşinde olduğumuz dirilişe doğru burada bir adım daha atacağız. Çünkü Arafat diriliştir. Arafat, Âdem ve Havva’nın çocukları olarak burada buluşup, kötü ve yanlış olan ne varsa onları geride bırakarak, bembeyaz bir sayfa açarak hayata yeniden başlamaktır. Bunun içindir ki, hac arafattır, Arafat hac demektir.
Muhterem kardeşlerim,
Hac esnasında yaptığımız her bir ibadetin bilinen ve bilinmeyen birçok anlamı ve hikmeti vardır.
Kâbe’yi tavaf; tevhidi, varlık aleminin ilahi iradeye boyun eğişini, râm oluşunu temsil eder. Arafat, huzuru ilâhîde olmayı, mahşeri hatırlatır bize. Arafat’tan seller gibi Müzdelife’ye akış ve orada yapacağımız zikir, dua ve istiğfar İslam’ın şeâirini ve dindarlık bilincimizi tazeler. Mina’da şeytanı taşlamak nefsin kötülüklerinden, dünyaya, maddeye, makam ve mevkiye bağımlılıktan, yani esaret zincirlerinden kurtuluşu anlatır bize.
Dilleri, ırkları, renkleri ve kültürleri farklı, fakat imanları ve gönülleri bir milyonlarca Müslümanın bir araya geldiği bu büyük günde, hac ihramıyla Arafat’ta bulunmak, müminler denizinde bir damla olabilmek ne büyük bir mutluluktur.
İşte bugün, ayrılıkları ve farklılıkları, kin, bencillik, dargınlık, kendini beğenmişlik gibi bütün kötü duyguları kalbimizden silmiş olarak Arafat’tayız. Hepimiz Allah’ın huzurundayız, kıyameti ve mahşeri hatırlatan ihramlarımız içinde Rabbimize dönüşün arefesindeyiz.
Değerli Kardeşlerim,
Şimdi, burada Allah Resulünün, on dört asır evvel yüz bini aşkın sahabeye hitap ettiği bir mekânda bulunuyoruz. Cebel-i Rahme’nin eteğinde, ırkımız, tenimizin rengi ve konuştuğumuz dil ne olursa olsun hep birlikte Hz. Adem ve Hz. Havva’nın çocukları, Hz. İbrahim’in davetlisi olarak Arafat’ta bulunuyoruz.
Arafat sadece bir tepe değil, taş, toprak hiç değil.
Arafat, ârif olmaktır; hakikati bilmek, tanımak, anlamaktır. Marufa, marifete, Marifetullah’a ermektir. Hayatın, var oluşun, yaratılışın nihaî anlamını kavramak, sıradan bir canlı olmaktan kurtulup en şerefli varlık oluşu ispatlamaktır.
Arafat, irfan meydanıdır. Arafat’a çıkmak demek, sadece kum tepelerini ve kayaları aşmak değil… Arafat’a çıkmak irfana ve ihsana, iyi bir Müslüman olmaya, ahlâkta ve dürüstlükte kemale ulaşmaya adım atmak demektir.
Arafat önce kendini bilme, kendini bulma çabasıdır. ve “Kendini bilen, Rabbi’ni de bilir” hükmünce, kendimizi tanıyıp Rabbimizi tanımadır.
Arafat, itiraftır… Günahları itiraf etme, günahlardan sıyrılıp gözyaşlarıyla arınabilmedir... Rabbimize verdiğimiz sözü hatırlama, bu tanımaya ve söze uygun davranma taahhüdüdür.
Arafat, teâruftur... Ayrılıkları ve gayrılıkları kalpten silip tanışmak, iyilik ve takva yolunda yarışmak ve birbirimizi insan olarak tanıyıp sevmek demektir. Gönüller arasında eşitlik ve kardeşlik köprüsü kurarak kaynaşabilmektir.
Değerli Hacılar!
Arafat’ta kalp ve tefekkür gözümüzü iyi açarsak, Kur’an’ın hayat veren davetini, Hz. Peygamber’in hikmet dolu sünnetini daha iyi anlar; insanlığın zulüm, haksızlık, bilgisizlik ve dalalet bataklığından, Resulün eliyle aydınlığa çıkarılışını daha iyi görürüz. O daveti kavrayabilirsek kabalığın yerini nezaket, kibir ve gururun yerini tevazu, bencilliğin yerini paylaşma, haksızlığın yerini adalet almadıkça olgun mümin olamayacağımızı fark ederiz.
Burası, kimilerinin yoksulluk ve yoksunluk çekerken, kimilerinin israf ve gösteriş içinde olmalarının Allah’ın rızasına uymayacağının, fakire, muhtaca ve haksızlığa uğramış olana yardım eli uzatmanın, hiçbir ayrım yapmadan insanı sevmenin, tabiatı ve çevreyi korumanın ve Allah’ın bahşettiği imkanları yerinde ve tasarrufla kullanmanın temel insani ve dini ödev olduğunun anlaşıldığı ve bunun eğitiminin verildiği yerdir.
Burası, hayatın geçici olduğunu ve geriye sadece hayırlı ve insanlık için yararlı amellerimizin kalacağını anlama, dirilişi, mahşeri, mahkeme-i kübra öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi bilme, hesaba çekilmeden önce kendi hayatımızı gözden geçirip kendimize çeki düzen verme yeridir.
Değerli Müslümanlar!
Yaşadığımız hayat, bizi yakan güneş, dokunduğumuz taş ne kadar gerçekse, dünyanın ve insanın faniliği ne kadar doğruysa, din ve Allah’ın vaadi de o kadar haktır; ahiret hayatı ve orada Rabbimizin huzuruna çıkış da o kadar gerçektir.
Öyleyse gelin, zihnimizi her türlü dünyevî heveslerden arındıralım, İslam’ın dosdoğru yoluna bir daha sapmamak üzere girelim. Burada bütün samimiyetimizle elimizi, kalbimizi Allah’a açalım, annemiz, babamız için, ailemiz ve çocuklarımız için, milletimiz ve bütün insanlık için dua edelim
Üzerimizdeki ihramların beyazlığı şimdi içimize aksın, içimiz de kir ve kusurdan arınsın. Hayatımız boyunca bilerek veya bilmeyerek işlediğimiz günahların ağırlığı altındayız. Affeyle bizi Ya Râb! Tüm günahlarımızı affet! Bir daha günaha dönmemek üzere bizi doğru yoluna ulaştır ve o yoldan hiç ayırma.
Hatalarımız çok. Fakat biz istiyoruz ki, Arafat bizim beratımız ve miracımız olsun. Bu zamanın, bu mekanın kıymetini bilelim ki haccımız, haccı ekber olsun.
Hacı Kardeşlerim,
Duamız odur ki, hac görevini ifa edip yurdumuza döndükten sonra da Arafat’ta, Harem-i Şerif’te kıldığımız namazlardan nasıl zevk aldıysak, yaptığımız tüm ibadetlerden aynı şekilde zevk alalım. Burada kazandığımız manevî güzellikleri ve dindarlık şuurunu ömrümüzün sonuna kadar hep koruyalım. Haccımız, bizim yanımızdan hiç ayrılmayan arkadaşımız ve hayat çizgimiz olsun.
İhramdan çıktıktan sonra da hayatımız boyunca manevî bir ihram elbisesi giymiş gibi, her gün Arafat’a çıkıyormuş gibi, Müzdelife’ye, Mina’ya akıyormuş gibi, imanda ve ikrarımızda sebat edelim, ilahi rızaya uygun davranalım ve öyle yaşayalım. Arafat bu anlamda bizim hayatımızda bir dönüm noktası olsun.
Aziz Müslümanlar!
Bu kutlu mekânda ettiğimiz dualar, Yüce Rabbimize gönlümüzden kopup yükselen yakarışlar, ümit ediyorum ki, bizlerin bağışlanmasına, tüm insanlığın kurtuluşuna bir vesile olacaktır.
Biz burada sadece kendimiz için değil, dünyanın dört bir yanında bulunan Müslüman kardeşlerimiz için ve bütün insanlar için dua edeceğiz. Günahlarımıza, bir daha dönmemek üzere tövbe edeceğiz.
Yüce Rabbimizden duamız, huzur ve barışı önce kendi iç dünyamızda yakalamak, adım adım onu dış dünyaya taşımak, şiddet ve terörün, her türlü ayrımcılığın ve haksızlığın yok olmaya yüz tuttuğu ve insanlığın birbirine sevgi ve kardeşlik elini uzattığı bir dünyada, gücün ve hırsın değil ahlakın ve yüksek insani değerlerin egemen olduğu bir dünyada, Allah’ın rızasına uygun bir hayat sürmektir.
Tüm insanlığın, bir olan Allah’a ibadet etmenin güzelliğini, O’na bağlanmanın ve yalnız O’ndan istemenin özgürlüğünü, İslâm’ın insana kazandırdığı ve insanlığa bahşettiği değerleri fark etmesi temennisiyle sözlerimi bitirirken, bütün kardeşlerimin hac ibadetinin Allah katında makbul ve mebrur olmasını Yüce Mevla’dan niyaz ediyorum. Bugünden Bayramınızı tebrik ediyor, bayramın tüm İslâm âlemi ve insanlık için huzur ve barış getirmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.
Allah’ın selamı ve bereketi üzerinize olsun.
04 Ocak 2008 Cuma
Gönül İnsanı
1- Tam bir ruh ve mana kahramanıdır.2- Kalbi ve ruhi hayatı programlıdır.
3- Son derece iradeli, hep tetikte, tevazu ve mahviyet insanıdır.
4- Hakkı tutup kaldıran, diğerkam, alabildiğine sabırlı ve temkinli,
konuşmaktan daha çok yaşayan bir aksiyon insanıdır.
5- Ağyarı ahına agah eylemez.
6- Hedefinde hep Allah rızası vardır.
7- O’nun hatırı söz konusu olduğunda bütün arzu ve isteklerinden vazgeçer.
8- Herkese sinesini açar.
9- Allah’tan başka kimseden bir şey beklemez.
10- Herkesle uyum içinde olmaya çalışır.
11- Kimseye düşmanlık beslemez.
12- Dini, ülkesi ve ülküsü adına hizmet eden hemen herkesi sever.
13- Kendi çalışmalarının yanında Allah’ın tevfik ve inayetine son derece önem verir.
14- Her hareketinde tevfike mahzar olma yollarını araştırır.
15- İnayete vesile olan birliğe ve beraberliğe son derece ehemmiyet verir.
16- Hareket çizgisi doğru olan hemen herkesle müşterek iş yapmaya koşar.
17- Böyle bir vifak anlayışı için çok defa kendine rağmen bir yol izler.
18- Bir Hak aşığı ve Hak rızası sevdalısıdır.
19- Bütün hareketlerini O’nun hoşnutluğuna bağlar.
20- O’nu memnun etme yolunda ölesiye bir hırs gösterir.
21- Böyle bir hedefe ulaşmak için bütün varını feda edebilir.
22- Dünyevi ve uhrevi her şeyden gerektiğinde vazgeçebilir.
23- Onun düşünce dünyasında “Benim yapmam”, “Benim başarmam”,
“Benim sonuçlandırmam” gibi merdut mülahazalara asla yer yoktur.
24- Hakkı kim kaldırırsa kendi yapmış gibi onun adına sevinir.
25- Öncülük yapma şerefini başkalarına bırakır.
26- İman ve insanlığa hizmet yolunda başkalarını daha
başarılı ve liyakatli görerek onlara hizmet yolunu hazırlar,
sonrada bir adım geriye çekilerek insanlardan bir insan olur.
27- Her zaman kendiyle yaka paça ve kendi ayıplarıyla meşgul bulunur.
28- Kimsenin eksiğiyle gediğiyle uğraşmaz.
29- Hep güzel örnek olma yolundadır.
30- İnsanların ayıplarına kusurlarına göz yumar.
31- Elli defa rencide edilse bir kerecik olsun kimseyi kırmayı düşünmez.
32- Hayatını iman-ı kamil yörüngeli ve ihlas donanımlı yaşamayı en birinci mesele bilir.
33- Duyguları, düşünceleri ve davranışlarıyla öylesine Hak rızasına kilitlenir ki
bütün dünyayı ve masivayı ona verseniz onu hedefinden çeviremezsiniz.
Hatta cennetleri verseniz çeviremezsiniz.
34- Aynı yolda yürüyüp, aynı mefkureyi paylaşanlarla asla rekabete girmez.
35- Onları katiyen kıskanmaz.
36- Onların noksanlarını giderir, eksiklerini tamamlar.
37- Onları hep vücudun bir uzvu gibi görür.
38- Tam bir isar ruhuyla makam, mansıp, paye, şöhret, nüfuz, müesseriyet… gibi maddi
ve manevi hemen her konuda yol arkadaşını öne çıkarır ve kendi gerilerden geri
çekilerek onların başarılarının dellalı olur.
39- Başkalarının düşüncelerine hep saygılı kalmaya çalışır.
40- Paylaşmaya, beraber yaşamaya açık durur.
41- Oturur kalkar aynı mefkure insanlarıyla müşterek hareket etme yollarını araştırır,
müşterek projeler geliştir, “ben” yerine “biz” i ikame etme gayreti gösterir.
42- Başkalarının mutluluğu yolunda rahatlıkla kendi saadetini feda edebilir.
43- Kimseden bir teveccüh beklemez.
44- Böyle bir beklentiye girmeyi kendi adına sükut sayar.
45- Yılandan çıyandan kaçar gibi önde görünmekten,
namdan-şandan kaçar ve unutulma murakabesine girer.
46- Kimseye tecavüz etmez, saldırıya saldırıyla mukabelede bulunmaz.
47- En kritik durumlarda bile bir gönül eri olmanın gereklerini
tamı tamına yerine getirmekten asla geri durmaz.
48- Her zaman fenalıklara iyilikle mukabelede bulunur.
49- Kötülükleri kötülerin işi sayar ve bir iyilik abidesi gibi davaranır.
50- Hayatını Kuran ve sünnet çizgisinde
Hak dostluğu, takva, azimet ve ihsan şuuru çerçevesinde yaşar.
51- Benlik, gurur, şöhret gibi kalbi öldüren hislere karşı sürekli tetikte bulunur.
52- Kendine nispet edilen güzellikleri “her şey O’ndan” deyip gerçek sahibine verir.
53- İradeye vabeste işlerde de her zaman “ben” yerine “biz” e sığınır.
54- Hiç kimseden korkmaz. Hiçbir hadise karşısında paniğe kapılmaz.
55- Allah’a dayanır, sa’ye sarılır, tevfike ram olur ve
doğru bildiği şeylerden asla geriye durmaz.
56- Kimseye gücenmez, Hele Hakka dil beste olanlara katiyen kırılmaz.
57- Yol arkadaşlarını herhangi bir fenalık içinde gördüğünde onlardan uzaklaşmaz.
Perdeyi yırtmaz, onları utandırmaz, utandırmak bir yana böyle bir fenalığı gördüğünden
ötürü büyük bir hata işlemiş gibi kendini kınar ve kendine sorular yöneltir.
58- Müminlerin hallerini hep iyiye yorumlar. Katiyen olumsuz Mülahazalara girmez.
59- Hareket ve faaliyetlerini, bu dünyanın bir ücret yeri
değil de hizmet yeri olduğu mülahazasına bağlar.
60- Memur bulunduğu sorumlulukları fevkalade bir disiplin içinde yerine getirir.
61- Netice ve sonuçlarla meşgul olmayı Hakka karşı bir saygısızlık sayar.
62- Dine, imana ve insanlığa hizmeti Hak rızasının en büyük vesilesi sayar.
63- Ne düzeninin bozulmasından nede tüm insanların ona karşı olmasından sarsılır.
64- Bu dünya darılma dünyası değil dayanma dünyası der
65- Hep azmi ikdamda bulunur.
Kaynak: Ilim Bahcesi Sitesi (M.F.Gülen Hocaefendinin “Gönül İnsanının Ruh Portresi” isimli başyazısından maddeleştirilmiştir)